Nisan, 2008

kedi kedime

15 Nisan, 2008

kedikolaj.jpgkedikolaj.jpg

bugünlerde, yazasımdan çok, çizesim, çekesim var.

kedi fotoğraflarına bakarken, dedim ki, madem kedi sevemiyorum, o zaman kedi çizeyim.

kolaj1.jpg

çizdim, zemine yapıştırdım, ortaya böyle bir şey çıktı.  yazıları sonradan photoshopta ekledim. hoşuma gitti ama henüz orjinal üzerine eklemeye cesaret edemedim.

bir de,  kolajda, kedi taklidi yapıp oraya gizlenmiş  bir tilki  ile  bir elf var.

gırr lı mırr lı günler dilerim.

daha bir sürü şey

12 Nisan, 2008

oğuz atay’ın  ‘günlük’ ü bitti. içim burkuldu. hastanede yazdıklarıyla bitiyor günlük. ameliyata girişi,  doktorlar, odasındakiler, sargılarının çıkarılması,…

yaklaşık bir yıl sonra ölmüş.

dünya barışı için yollara düşen italyan sanatçı giuseppina pasqualino di marineo da öldürülmüş.

of!

günün şarkısı

11 Nisan, 2008

manu chao   dia luna…  dia pena

hiç istemeden

11 Nisan, 2008

biliyorsun, dört bir yandan saldırıyorlar. top tüfekle de değil bu kez. tamam, o geleneksel yöntemleri de kullanıyorlar ama, asıl silahları başka. uzun zamandan beri.

bunları konuşmayı sevmiyorum. çocukluktan beri haberleri izlemekten kaçıyorum. kanal değiştiriyorum, televizyonu kapatıyorum.

bütün politikacılar bir ayağını kaldırıp öyle konuşuyorlarmış gibi geliyor çünkü.

yoksa o kadar kolay yalan söylenmez. söylenmemeli. bu ikiyüzlülüğü taşıyabilmeye insanın yüreği dayanmaz.

yüreklerinin dayanmamasını, kısa zamanda kalp krizinden ölmelerini bekliyorum, olmuyor. ölseler de bir şey değişmeyecek, bunu da biliyorum.

gazete de pek okumuyorum. çünkü okurken, televizyondaki  çürümüş sunucuların, haberin biçimine göre tonlandırdıkları seslerini duyuyorum. bir cümle on kez yankılanıyor kafamda,  kendimi embesil hissediyorum.

üçüncü sayfa haberlerine ilgi duyuyorum biraz,  çünkü cinneti ve çaresizliği görüyorum. kalemini yağ bıçağı gibi kullanan köşe yazarlarından daha gerçek buluyorum bir insanın nefretini.

başbakan, hırsızlığın, gaspın, dolandırıcılığın, bir zamanlar  iktidar tarafından pompalanan kolay para kazanma çılgınlığından kaynaklandığını anlatmıyor örneğin.

hatırlarsın, ihracatın hayali olduğu, herkese iki anahtar vadedildiği dönemleri.

çürümenin mayalanmaya oturduğu, şimdi acı ekmeğini yediğimiz dönemleri…

ya da demiyor ki başbakan, kusura bakmayın, devlete ait ve en fazla gelir getiren şirketleri özelleştirdik, işsizliği arttırdık, alım gücünüzü düşürdük.

biz onu yavaş yavaş elden çıkarıyoruz ama,  siz birilerini öldürerek vatan sevmeye devam edin.

en çok neye kızıyorum, biliyor musun?  iktidarın, karşı çıkış, muhalefet eylemlerini bile yönlendirebilme gücüne.

en popüler kutuplaşma konumuz türban bile, önceden her şey ince ince hesaplanarak ortaya atıldı. “al sana ateşli bir tartışma konusu, sen bununla oyalan, ben de seni gerçekten ilgilendiren yasaları meclisten geçireyim.”

“onlar, şeriat gelecek, başörtülü üniversiteye girebilir miymiş, diye bağıradursun, ben ülkenin çalışanlarını bu arada parlatıp görücüye çıkarayım, dış sermayeye.”

tesadüf mü sence,  aynı günlerde çocuk ve kadın işçilerle ilgili yasalarda değişiklik yapılması?

küçükken, bulutsuzluk özleminin şarkısını dinleyip  babama sormuştum; “ ITT şili’de nasıl darbe yapmış?”  televizyonumuz ITT idi  ve benim hiç aklım ermiyordu bir şirket nasıl darbe yapar. babam anlatmıştı, savaşların eskisi gibi yapılmadığını, büyük şirketlerin pazarlarının yetmediğini,  her şeyin  ’daha fazla’ya  bağlı olduğunu, gelişmemiş ülkelerin bu nedenle sömürüldüğünü, şili’deki işçilerin artık burasına geldiğini, o şartlarda çalışmak istemediklerini  ve zorbalar tarafından darbeyle susturulmaya çalıştıklarını…

ülkemizde darbenin de şeriatın da geleceğini zannetmiyorum.

her ne kadar darbeyi isteyenler ve şeriat şartlarının hazırlandığını düşünenler varsa da.

darbe gelemez, çünkü, sömürüye muhalif halk yok. başbakanla panikatak genelkurmay, göz kırpışıyorlar şimdi.

şeriat hiç gelemez, amerika’nın eteğine böyle de güzel konuşlanmışken. hem hükümet riski göze alamaz, hem amerika militan islamcılığa izin vermez.

başbakan, adını koymadan rejimin, istediği kadar islamlaştırır ülkeyi. istemediğimiz kadar da köleleştirir.

biz de yanlış kurulmuş alarm gibi, yanlış zamanlarda çalarız.

önce si sonra do

9 Nisan, 2008

- önceleri her kitaptan, her filmden, bazı insanlardan fena etkilenirdim; şimdi içime işleyen çok az şey var.

- önceleri yönetimi sık sık id ele alırdı; şimdi süperegoyla anlaşma içerisindeyiz. bazen idi özlüyorum.

- önceleri ev arkadaşıma temizlik malzemesi alıyor diye fırça atardım; şimdi fırçaları özenle rafa diziyorum, altına deterjanları koyuyorum. (yok o kadar değil)

- önceleri seksenlerin her şeyiyle dalga geçerdim; şimdi seviyor ve özlüyorum o dönemi.

- önceleri bir paket sigara içtim mi “amma çok içmişim,” derdim; şimdi iki paketi geçiyor (mu) günlük miktar. artık saymıyorum.

- önceleri kendimle kavga etmek için bahane arardım; şimdi, uzlaşmak için. hangisi daha iyi bilmiyorum.

- önceleri ne kadar çok yersem o kadar iyiydi, kemikler görünmesindi; şimdi yemekler % 50 indirimde.

- önceleri televizyon yoktu hayatımda; şimdi neredeyse tam zamanlı  ’freak show’ makinesi.

- önceleri, ne bileyim, bir yandan iyi, bir yandan kötüydü; şimdi, başka bir yandan iyi,  başka yanlardan kötü.

   hayat!

- hı, önceleri  favori noktalama işaretim ünlemdi; şimdi …

fasüç

9 Nisan, 2008

fas-193-c.jpg 

marakeş’e ikinci gün, yani bugün gitmeyi planlıyorduk. kazablanka’dan hoşnut kalınca, daha da gezilecek yerleri olduğundan bir gün erteledik gidişimizi. 

sabah, bitişine birkaç dakika kala kahvaltıya indik. fakat o da ne, yalnızca birkaç çeşit ekmek ve portakal suyu. ne peynir, ne zeytin, ne yumurta…  tamam, ekmekler çok güzel de katıksız nasıl yiyeceğiz bunları? benim gibi kahvaltıya düşkün biri için büyük eksiklik. fransız usulü kahvaltı…

yine çıktık, kahve içtik güzel bir kafede, gezdik, elimizde harita vardı, harita tüm yolları bilmiyordu, kaybolduk sık sık. ama yetişeceğimiz bir yer yoktu, kaybolmanın keyfini çıkardık. aynı yerlerde dönmeye başlayınca, sorduk aradığımızı, bulduk. akşamüstü yarı yürüye, yarı taksiyle hassan dö camisine gittik.

yanından geçerken çok belli olmuyor ama epey büyükmüş cami. fotoğraf çektik, atlantik okyanusunu izledik, yine fotoğraf çektik, sonunda oralarda bir kafeye yorgunluktan serildik.

bir arkadaşın arkadaşı kazablanka’da yaşıyormuş. türk. ondan iki barın adresini aldık. biri, oranın tek rock barı, diğeri yine tek, caz barı.

rock bara yakın olduğumuzdan oraya gidelim, dedik. uzun aramalar sonucu barı bulduk fakat, kapalıymış o gece.

okyanusun kıyısında,  onların korniş dediği kordondayız. nem almış başını gitmiş, her yer ıslak. kordonda rock bardan başka bir sürü bar var amma hiçbiri girilesi gelmedi.

tekrar taksi… şehrin merkezine… hedef: caz bar.

caz bar, kaldığımız otelin yakınında. adresi almıştık, yerini aşağı yukarı biliyoruz. ama bar gitmiş, kayıp… söylenen yerden başlayarak, civarda girip çıkmadığımız sokak kalmadı. çok kişiye sorduk, kimse oranın varlığından haberdar değil. yer yarılıp içine girmedi ya bu bar. muhakkak bulacağız. saat de 23 oluyor. yürümemiz, sürünmeye beş kaldığında daha önce sorduğumuz bir otopark görevlisinin, işin peşini bırakmayıp bir başkasına da sorması ve sorduğu kişinin caz barı bilmesi üzerine, biz erdik muradımıza, umarım onlar da çıkmıştır kerevetlerine.

tarifle hiç ilgisi yokmuş bar mekanının.

fas-297-c.jpg

caz bara yığıldık, pek güzel bir yermiş burası. canlı müzik de var üstelik. oh! ikişer bira içtik, barı da hakkımız olduğu üzere, en son biz terkettik.

yarın gelsin marakeş. ya da biz gidelim.

kitaptaki ses

7 Nisan, 2008

okurken farkediyorum ki her yazarın bir sesi var. hatta bazen o yazarın farklı yazılarının farklı sesleri…  bir kitapla uzun süre haşır neşir olmuşsanız, o sesi içinize hapsedebiliyorsunuz. düşünürken bile öyle düşünüyorsunuz.

şikayetçi biriyse yazar, of puf, diye dolaşıyorsunuz bir süre; küfürbazsa, uydurduğunuz küfürlere en başta kendiniz şaşıyorsunuz; pembe pembe anlattıysa her şeyi, polyanna’ya taş çıkarıyorsunuz, düzelince o taşı kime atacağınız size kalmış.

bir yazarı sevip sevmememizin en önemli nedeni de bu sanki. ne seçtiği kelimeler, ne konu… bizimle konuştuğundaki sesi…  

fas (2)

5 Nisan, 2008

 fas-246.jpg

 

dışarıda dizi dizi eski model beyaz mersedesler var. biliyoruz ki, onlar taksi. biz orada beklerken geldiler yanımıza; pazarlıksız adım atmamamız gerektiğini de biliyoruz, fakat o durumda bir sıfır yenik başlamışız zaten; söyledikleri fiyatı kabul ettik.

 

bizi götürecek kişi, son model bir mersedesle geldi, bindik, nereye? yine biliyoruz ki şehirde bir cami var. dünyanın ikinci büyük camisi: hasan 2. fransızca deyişle hassan dö. ona yakın bir yerlere gidelim, diyoruz. anladı ki, biz buralarda yeniyiz. tamam, dedi, sizi şehrin merkezine yakın bir yerde bırakacağım. sonra anlaşıldı ki, bizim kalacak yerimiz de yok. tamam, dedi, onu da hallederiz.

 

bu arada abi, melez, ve blues sesli bir abi. o konuşsun, biz dinleyelim durumu.

 

daha takside otel ve fiyatı konusunda anlaşıldı. rahat bir nefes aldıktan sonra bana musallat olan yusuflar da sessizce gitti.

 

epey yol aldıktan sonra şehre girdik, otelin önüne geldik. blues sesli abi bizi kendi elleriyle resepsiyona teslim etti, bahşişini de istemeyi ihmal etmedi, aldı parasını gitti.

 

fas’ta arapça, fransızca, biraz ispanyolca, az buçuk da ingilizce konuşuluyor.

 

resepsiyondakilerle ingilizce olarak anlaştıktan sonra otele yerleştik. aslında yerleştik denilemez, sırt çantalarını bıraktıktan sonra attık kendimizi sokağa.

 

 

 casa2.jpg

 

kazablanka hakkında güzel şeyler söylenmiyordu. filmde gördüklerinizi boşuna aramayın, deniyordu şehir için. ki zaten, film, fas’ta değil, amerika’daki stüdyolarda çekilmiş. bunları bildiğimizden beklentimizi düşük tuttuk kazablanka’yla ilgili.

 

caddeye çıktık, rastgele bir yöne doğru yürümeye başladık. yolun iki tarafında palmiyeler, beyaz binalar, sanki izmir’de hilton’un önündeki caddede yürüyoruz. tipik bir akdeniz kenti burası.

 

zaten yerinde olan keyfimiz iyice arttı.

 

parklardan, güzel binaların önünden geçtik. fakat  o da ne,  bu kez de basmane’ye gelmişiz. binaların giriş katındaki büfeleriyle, gördüğümüz pavyonlarıyla, nargilecileri ve genel olarak havasıyla basmane’ye benziyor bu cadde.

 

bu arada acıktık. okyanusun kıyısında lokantalar var, biliyoruz; ama okyanusu bulamıyoruz.

 

biraz daha dolaştıktan sonra taksiye binmeye karar verdik. derdimizi anlatacağız, o da bizi söz konusu lokantalar bölgesine götürecek.

 

çevirdik taksiyi, gel gör ki taksici pek ingilizce bilmiyor, hafif de sinirli, galiba da kafası güzel.

 

fas’ta haşhiş kullanımı yaygın imiş. haşhiş, bildiğimiz kubar, haşhaşla ilgisi yok. ilk göz ağrımız, blues sesli taksici, ister misiniz, diye sormuştu da , oh, no no, diye kibarca reddetmiştik.

 

taksiye  binmiş bulunduk. içerisi tiner kokuyor. ben küçük bir tırsım geçirdikten sonra, aman ne yapalım artık, deyip kendimi topladım. taksici, hassan  dö ve restoran kelimelerini anlamış olacak ki, hı tamam, deyip bastı gaza. nereye gittiğimiz hakkında en küçük bir fikrimiz yok. nasıl olacak ve olsa ne olacak zaten.

 

gele gele kuş uçmaz kervan geçmez,  üç restoranın yanyana durduğu bir araziye geldik. gelirken okyanusu gördük ama  lokantalar onun kıyısında değil. mersi, deyip indik taksiden. lokantaların biri kapalı, birini gözümüz tutmadı. neyse ki bir diğerinde epey müşteri var. n’apalım, girdik. içerisi acayip şık. garsonlar pervane. menüye baktık, gözümüz sağdaki fiyat hanesine kaydı, oh, bütçemizi alt üst edecek bir durum yok ortada.

 

ayıptır söylemesi, sevdiceğim, ballı portakallı ördek değil ama, balık söyledi. ben sade bir balık ısmarladım. yedik içtik kalktık.

 

yine taksiyle, otelin çok yakınındaki bir kafe bara gidip fas şarabının tadına bakarak geceyi noktaladık.

 

 casa1.jpg

 

ilk günün sonunda fas’la ilgili öğrendiklerimiz:

 

taksi ile sıkı pazarlık yapılacak. zaman geçtikçe olur fiyatı öğreniyorsun zaten.

 

her yemeğin başı zeytin. önce zeytin getiriyorlar masaya. bunu henüz öğrenmedik. bilir gibi olduk, ileride pekiştireceğiz.

 

evet, garsonlar çok güleryüzlü ve kibarlar, bunu da tekrar tekrar deneyimleyeceğiz.

 

fas, türkiye’ye göre epey ucuz.

 

dipnot: ne yazık ki hiçbir fotoğrafın anlattığım yerlerle ilgisi yok. fotoğrafların hepsi ertesi gün çekildi.

 

fas (1)

4 Nisan, 2008

fas4-004.jpg

ne zamandır yazmak istiyordum bu yazıyı.  uzun olacağını öngördüğümden, beceremeyeceğimden korktuğumdan bir türlü geçemedim masa başına. sonunda tuttum kendimi kulağımdan, koydum defteri önüme, aldım elime kalemi, öhöm, başlıyorum.

tatil için prag mı mısır mı diye düşünürken… yok, prag çok soğuk. e mısır o zaman…  bakalım bi, araştıralım… araştırırken mısır’ın yanısıra tunus ve fas da sundu kendini alternatif olarak, hadi onlara da göz atalım, derken, birçok açıdan aklımıza yatan, gidilesi gelen ülke fas oldu.

fas4-018.jpg

diğer iki, hatta çoğu afrika ülkesine göre daha güvenli, turiste daha hoşgörülü, çok da önemli değildi ama, daha temizmiş fas.

avrupa etkisinin en yoğun olduğu afrika ülkesi… (tabi afrika’ya gidip yoğun avrupa etkisi aramak, eşyayı tabiatının dışında görmek istemek ama …)

hele bir de marakeş’le ilgili yazılanları okuyunca, tamam, dedik.

peki, nasıl gidilecek? tur var mıdır, varsa tarihler denk düşecek mi, kaç paradır, vs. çok geçmeden karar verdik. boşver turu, alalım biletlerimizi, atlayalım gidelim. piyangodan afrika macerası çıktı böylece.

günü geldi; kazakistan’dan istanbul’a, bir gece orada kal, ertesi gün, hop, kazablanka…

fas4-005.jpg

istanbul’da kalmasaydık, bir gün içinde üç kıtada birden bulunmuş olacaktık. iki gün içinde üç kıta da fena sayılmaz, deyip avuttuk kendimizi.

onlarca kez uçağa binmişliğim yok. o zamana dek iki kez binmiştim, bu üçüncü. ama sanki çok başka bir havası var bu uçağın. servisler özenli, insanlar güleryüzlü; insanlar farklı…  bir de hostes sayısı az uçakta. servisi hostlar yapıyor.

beş saatlik yolculuktan sonra kazablanka’ya indik. günler öncesinden başlayan heyecan, doruk noktasında.

fas, türkiye’den iki saat geride. yolculuk beş saat sürse de 15’te bindiğimiz uçaktan 18’de indik. havaalanı çok modern. bir saate yakın, artık sinyal vermeye başlamış sigara ve kahve ihtiyacımızı gidermek üzere, havaalanındaki bir kafede oturduk. buranın garsonları çok mu kibar, yoksa erken karar vermemek mi gerek?

saati 19 ettik. hava karardı. şehre nasıl gidilecek, nerede kalınacak, henüz bir fikrimiz yok. internetten edindiğimiz birkaç otel bilgisi var ama, çok da güvenemiyoruz onlara.

fas4-002.jpg

önce metroyu deneyelim, dedik. indik metro durağına, in cin top oynuyor. tekrar yukarı… kapıdan çıktık, dışarıdayız artık…

dışarıda

2 Nisan, 2008

hava çok güzel. güneş battı ama aydınlık sürüyor. hafif bir rüzgar… rüzgarda salınacak ot ve ağaç yok.

kupkuru manzaraya rağmen, aylardır kalkmayan kardan ve dondurucu soğuktan sonra dışarıda olmak çok güzel.

evin önündeki bankta oturuyorum. 

karşı komşu izne gitti,  onların köpeğiyle ilgileniyorum yokluklarında.  

başka komşu da yok zaten. aslında benim komşuyla pek ilişkim de yok. arada selamlaşıp ayaküstü laflıyoruz o kadar.

bankta oturuyorum, açık havanın tadını çıkarıyorum. köpek, ufacık bir şey,  oyunlar icat ediyor; kazıyor, koşuyor, neden yokken heyecanlanıyor, arada paçamı çekiştiriyor. ona top atıyorum, peşinden gidiyor, sonra sıkılıp kendi oyununa dalıyor.

ben bir sigara daha içiyorum. bir yandan temiz havayı içime çekiyorum; güzel oluyor.



Etiketler

Ara

Sandıktakiler

Nisan 2008
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar   May »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

Takip