bazen...

show must go on

16 Mayıs, 2008

başka türlü bir sıkıntı bu…

yapacak bir şey bulamamak değil. eylemin anlamsızlığını görüp onu baştan reddetmek.

sancılı bir bilinçlilik hali.  harekete dair her şeyi daha baştan adım adım görüp çözümleme ve aslında  ‘tüm yaşam eşittir sıfır’a varma, sonucunda. 

oyun, tiyatro sahnesi, maskeyi çıkarma, rolünden soyunma  klişelerinin gerçeklikle birebir örtüştüğü  an.

sonrası, ya ayak sürüyerek yaşamak,  uyum sağlayamamak  ya da yeniden açılsın perde,  ‘maskeli balo’  devam etsin kaldığı yerden.

bir berber bir berbere…

5 Mayıs, 2008

kazakistan bozkırında, manzarasız yolda sarsılarak ilerliyoruz.

araba sık sık küfür savuruyor. şoför, küfürleri duymayalım diye müziğin sesini açıyor.  ‘bu akşam ölürüm’,  ’aya benzer yüreğim’  ve mahsun’dan ‘belalım’ ı  sıralı biçimde dördüncü kez dinlerken mola veriyoruz.

dediğim gibi, ortalık ıssız.  bir böceğin adım sesleri ve tütün çıtırtısı duyuluyor yalnızca. sigaranın ve benim, böceğe duyarlılık testi yapasımız geliyor. uzun antenleri, önündeki engeli ne kadar zaman ve mesafe önceden farkediyor?  böcek, istatiksel bir sonuç vermiyor, antenine göre davranıyor.

arada atla deveye yol verip devam ediyoruz şehre doğru.

on gün önce, şirketin cipiyle bir at  çarpıştı. daha doğrusu, çok hızlı giden cip, ağır ağır karşıya geçen bir ata çarptı. araba hurda,  atı kimse sormadı.

şehre giriyoruz. harfleri ışıklandırılmış  ’temirbank’  panosu karşılıyor bizi. “iyi günler diler,”  deyip alıyorum selamını.

havaalanındayız. bekleme denen yaşam dışı sürede dört rus dizisi izliyoruz. dizilerin birindeki çok yaşlı kadın, bir ara, konuşma öncesi suskunluğunda bana bakıyor. “isterdim ama şimdi değil,”  bakışıyla karşılık verip gözlerimi başka yana çeviriyorum.

gitme zamanı geldi. havada gezinen düşünceler telaş içinde sahiplerini buldu, eski yerlerine yerleştiler. yeni tanışıp hemen kaynaşmış olanlar, kendi ağırlıklarına hüznü eklediler.

ben ona sımsıkı sarıldım. ayrıldığımızda yarımın onda kaldığını farkettim. üzülmedim, nasıl olsa benden daha iyi bakardı ona.

uçakta koltuğa oturduğumda eksilmiş insanları görmeye alışkın hostes, şefkatle bakarak yanıma geldi. özür diler gibi, “bugün sıra sende,” dedi, “uçakta korkan kimse yok.” “sorun değil,” dedim,  korkmuş yüz maskesini taktım.

havalandıktan sonra hostes tekrar geldi yanıma. “al,” dedi,  şarap şişesini uzatarak, “sıcak sıcak iç, iyi gelir.”  ”bira yok mu,” diye sordum, “uçağa hamallık yaptırıyor, almıyoruz,” dedi.  şarabı aldım, içtim. kodaman birayı,  uçağa un çuvalı taşıtırken düşledim.

uyandığımda yanımda iki köstebek oturuyordu. birinin başı öndeydi. bir işin içinden çıkmaya çalışıyor, beceremiyor gibiydi. diğeri ben uyanır uyanmaz gülümsedi,  “devrim yaptık,” dedi. “ben de onu soracaktım,” diye karşılık verdim.  “artık kimse toprak altında yaşamayacak, bunu duyurmak için yolculuk ediyoruz. neden uçağı seçtiğimizi tahmin edersiniz,” deyip ekledi: “size yabancılara benzediğinizi söyleyen oldu mu?”  ” zencileri mi kastediyorsunuz,”  dedim, sustu.

aynı anda pencereden baktığımda bir pankart gördüm:  ‘gariplikler ülkesi türkiye’ye hoşgeldiniz’  yazıyordu.

tekerlekler pistle buluştu, uzunca kucaklaştılar. ben toparlandım. köstebeklere, devrimlerinin daim olmasını diledim. bir ayağım yere basarken, tam o anda diğerinin ne yaptığını merak ettim.

nice yıllara

21 Nisan, 2008

babam.jpg

daha bir sürü şey

12 Nisan, 2008

oğuz atay’ın  ‘günlük’ ü bitti. içim burkuldu. hastanede yazdıklarıyla bitiyor günlük. ameliyata girişi,  doktorlar, odasındakiler, sargılarının çıkarılması,…

yaklaşık bir yıl sonra ölmüş.

dünya barışı için yollara düşen italyan sanatçı giuseppina pasqualino di marineo da öldürülmüş.

of!

hiç istemeden

11 Nisan, 2008

biliyorsun, dört bir yandan saldırıyorlar. top tüfekle de değil bu kez. tamam, o geleneksel yöntemleri de kullanıyorlar ama, asıl silahları başka. uzun zamandan beri.

bunları konuşmayı sevmiyorum. çocukluktan beri haberleri izlemekten kaçıyorum. kanal değiştiriyorum, televizyonu kapatıyorum.

bütün politikacılar bir ayağını kaldırıp öyle konuşuyorlarmış gibi geliyor çünkü.

yoksa o kadar kolay yalan söylenmez. söylenmemeli. bu ikiyüzlülüğü taşıyabilmeye insanın yüreği dayanmaz.

yüreklerinin dayanmamasını, kısa zamanda kalp krizinden ölmelerini bekliyorum, olmuyor. ölseler de bir şey değişmeyecek, bunu da biliyorum.

gazete de pek okumuyorum. çünkü okurken, televizyondaki  çürümüş sunucuların, haberin biçimine göre tonlandırdıkları seslerini duyuyorum. bir cümle on kez yankılanıyor kafamda,  kendimi embesil hissediyorum.

üçüncü sayfa haberlerine ilgi duyuyorum biraz,  çünkü cinneti ve çaresizliği görüyorum. kalemini yağ bıçağı gibi kullanan köşe yazarlarından daha gerçek buluyorum bir insanın nefretini.

başbakan, hırsızlığın, gaspın, dolandırıcılığın, bir zamanlar  iktidar tarafından pompalanan kolay para kazanma çılgınlığından kaynaklandığını anlatmıyor örneğin.

hatırlarsın, ihracatın hayali olduğu, herkese iki anahtar vadedildiği dönemleri.

çürümenin mayalanmaya oturduğu, şimdi acı ekmeğini yediğimiz dönemleri…

ya da demiyor ki başbakan, kusura bakmayın, devlete ait ve en fazla gelir getiren şirketleri özelleştirdik, işsizliği arttırdık, alım gücünüzü düşürdük.

biz onu yavaş yavaş elden çıkarıyoruz ama,  siz birilerini öldürerek vatan sevmeye devam edin.

en çok neye kızıyorum, biliyor musun?  iktidarın, karşı çıkış, muhalefet eylemlerini bile yönlendirebilme gücüne.

en popüler kutuplaşma konumuz türban bile, önceden her şey ince ince hesaplanarak ortaya atıldı. “al sana ateşli bir tartışma konusu, sen bununla oyalan, ben de seni gerçekten ilgilendiren yasaları meclisten geçireyim.”

“onlar, şeriat gelecek, başörtülü üniversiteye girebilir miymiş, diye bağıradursun, ben ülkenin çalışanlarını bu arada parlatıp görücüye çıkarayım, dış sermayeye.”

tesadüf mü sence,  aynı günlerde çocuk ve kadın işçilerle ilgili yasalarda değişiklik yapılması?

küçükken, bulutsuzluk özleminin şarkısını dinleyip  babama sormuştum; “ ITT şili’de nasıl darbe yapmış?”  televizyonumuz ITT idi  ve benim hiç aklım ermiyordu bir şirket nasıl darbe yapar. babam anlatmıştı, savaşların eskisi gibi yapılmadığını, büyük şirketlerin pazarlarının yetmediğini,  her şeyin  ’daha fazla’ya  bağlı olduğunu, gelişmemiş ülkelerin bu nedenle sömürüldüğünü, şili’deki işçilerin artık burasına geldiğini, o şartlarda çalışmak istemediklerini  ve zorbalar tarafından darbeyle susturulmaya çalıştıklarını…

ülkemizde darbenin de şeriatın da geleceğini zannetmiyorum.

her ne kadar darbeyi isteyenler ve şeriat şartlarının hazırlandığını düşünenler varsa da.

darbe gelemez, çünkü, sömürüye muhalif halk yok. başbakanla panikatak genelkurmay, göz kırpışıyorlar şimdi.

şeriat hiç gelemez, amerika’nın eteğine böyle de güzel konuşlanmışken. hem hükümet riski göze alamaz, hem amerika militan islamcılığa izin vermez.

başbakan, adını koymadan rejimin, istediği kadar islamlaştırır ülkeyi. istemediğimiz kadar da köleleştirir.

biz de yanlış kurulmuş alarm gibi, yanlış zamanlarda çalarız.



Etiketler

Ara

Sandıktakiler

Kasım 2008
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« May    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Takip