gezdik gördük

tımarhane adası

14 Mayıs, 2008

hava düzeldi. aslında biz farkında değildik düzeldiğinin, konuşmaya dalmışız. bir an denize baktık, durgun;  sonra gözlerimiz karşılaştı; karşılaştığı gibi de parladı : “hı?” dedi,  “hadi,” dedim; eşini aradı, kayığın bağlı olduğu yere gittik, bindik kayığa, başladık karadan uzaklaşmaya.

vakit geç olduğu için, ayışığı manastırı’na gitmek düşüncemizi erteledik. bir dolaşıp döneceğiz.

‘ayışığı manastırı hayali’ yazısında patriça demiştim. doğru yazılışı, patriçia olacakmış  ve ayışığı manastırı orada değil, bizzat oranın kendisiymiş. patriçia’nın türkçeleştirilmişi imiş ayışığı manastırı. tanıyanlar bilir,  ayvalıklı yazar, ahmet yorulmaz tarafından yapılmış bu güzel türkçeleştirme de.  ‘yarım bilgi cehalettir,’  diye ne güzel söylemişler. söylemişler mi ?

mutluluktan ve coşkudan sarhoş bir şekilde yol alıyoruz. küçük bir kayık bu. biz,  e. ile ortada oturuyoruz. motor kayışı hemen yanımızda yani. ufak bir ayak değmesi oluyor kayışa ama yok, bir kaza çıkmıyor. sonra kayığın ön tarafına geçiyoruz. burası daha güzel.  m. arkada ve ayakta, kayığı o yönetiyor. arada büyük teknelerin ve m.’ nin midilli dalgaları dediği dalgalar çarpıyor kayığa: hooop…

motor sesi çok yüksek. hani biz kıyıdayken karşıdan geçerler ya, takatakataka… bu sefer o fotoğraf karesinin içindeyim.

m.,  bir ara eliyle deli işareti yapıyor bize. anlamıyoruz, gülüyoruz. meğer,  ”tımarhane adasına çıkalım mı,”  diyormuş.

burası çamlık koyunun tam karşısında. o yoldan her geçişimde görür, merak ederdim nasıl bir yer olduğunu. adanın en üstünde yıkık dökük bir bina var. dediklerine göre, seksen yıl öncesine kadar kullanılırmış burası. bir söylenceye göre, adanın tılsımlı olduğuna inanılırmış, buraya bırakılan deliler, hemen iyileşirmiş çünkü.

diğer söylenceye göre,  ayvalık’ta rumların yaşadığı zamanlar, çok meyhane varmış kasabada (devam ediyor o eski gelenek).  dolayısıyla sarhoşu, bir anlamda delisi… ve sarhoş olanlar, tımarhane adasının rüzgarıyla ayılsın diye, buraya getirilirlermiş. söylencenin iki türlüsü için de uygun bir isim.

ayvalık’ın delisinin de ünlü olmasıyla bir ilişki kurabilir miyiz anlattıklarım arasında?

adaya çıktık. çıkış nedenlerinden biri bize uygundu. manastıra tırmanalım, dedik. burnumuzun dibinde, gelmişken görelim, her ne kadar harabe olsa da.

fakat o,  burnumuzun dibindeki manastır, biz yaklaştığımızı düşündükçe uzaklaşıyor. patika bile yok. en azından bizim tarafımızda. çalılara basarak, bazen basamayıp gafil avlanarak tırmanıyoruz. ada kayalık, toprak değil. sık sık dengemizi kaybediyoruz.

sonunda vardık tepeye. dediğim gibi, manastır harabeye dönüşmüş. ama bulunduğu yerin manzarası çok güzel. birer sigara içtik manzaranın tadını çıkararak, bu kez iniş.

m., zaman yitirmeden gitmemiz gerektiğini söyledi, çünkü hava yine poyraza dönüyor. bindik kayığa, biz açılır açılmaz rüzgar patladı. gülüp eğlenirken pek farketmemişiz ama sırılsıklam olmuşuz.

yolculuğun sonlarına doğru kayık manzarası: bir montu geç de olsa arkalarına siper etmiş, sürekli rüzgar yemekten ve üşümekten, banyo yapmış mazlum kediye dönmüş iki kişi ve hala dümende şikayetsiz; ısrarlarımıza rağmen, montu kabul etmeyen m.

ikisine de bu güzel ve unutulmaz günü yaşattıkları için çok teşekkür ederim:)

hı, bir de insan mutluyken hasta olmazmış. birimiz hariç.

başka bir de,  yeni bir deniz macerası için sözleştik. bu kez dört kişilik…

fasaltı

25 Nisan, 2008

lambacini.jpg

marakeş’le vedalaştık,  kazablanka’ya doğru yola koyulduk.

tahminen, 21:30 gibi orada olacağız. planımız, daha önce kaldığımız otelde yer varsa, eşyaları odaya bırakıp dışarı fırlamak. ertesi gün gidiyoruz, zaman yitirmemek gerek.

gel gör ki, yolda kaza olmuş. fas trafik polisleri türk trafik polislerinden betermiş. iki saate yakın, yolda öylece bekledikten sonra, 23:30 gibi ancak varabildik otele. iyi ki yer varmış. ve bu kez torpil yapmışlar bize,  odanın teras yavrusu bir balkonu var.

fazla oyalanmadan çıktık. atladık taksiye, korniş… kornişte rock bar. bu kez açık. üstelik canlı müzik var.

arasokak.jpg

birer bira söyledik, program henüz başlamamıştı. biraların fiyatı, bir yanlışlık var, diyecek kadar fazla… birbirimize baktık,  ikişer bira içsek, bir gece otelde kalmış kadar olacağız. son gün bir de,  birkaç  dirhem  paramız kalmış. müzik beklentimizin altında. türkiye  barlarındakinden farkı, bob marley parçalarını bir zencinin söylüyor olması.  ortam çok içaçıcı değil. sarhoş bir fransız teyzenin vücut darbelerine gardımızı almaktan yorgun düşmüşüz.

ikişer biradan sonra, bara adını veren armstrong’ un  louis  değil, neil olduğuna karar verip çıktık.  açık bir yer ve o açık yerde şarap bulmak için epey dolaştık.

yok, büfelerde içki satılmıyor. ama biz kararlıyız, odadaki balkonda şarap keyfi yapmadan dönmeyeceğiz.

bir petit taksi…  gayet zenci ve babacan bir şoför. yaklaştık, bizi içki satılan bir yere götürüp götüremeyeceğini sorduk. gece 2:30 civarı. pek ümidimiz yok.  tamam, dedi,  makul bir şarap artı yol ücreti söyledi. kabul ettik, bindik, gidiyoruz.  yalnız, dedi,  bu saatte içki satılan açık bir yer bulamayız, o yüzden sizi  blackmarkete  götüreceğim. hiç korkmadık.

biraz sonra, kazablanka’nın ara sokaklarına girdik. yine biraz sonra,  sokakta bekleyen adamlar belirdi. yanaştık onlara, durduk. blues sesli  (tıpkı, bizi, havaalanından  otele getireninki gibi) şoförümüz konuştu  biriyle. o biri karanlıkta kayboldu. az sonra elinde siyah bir poşetle döndü. aldık, devam ettik.

aklımdan,  şarap kelimesini yanlış anlamış olmasın, diye geçirdim bir ara.

duvarların üstüne oturmuş şarap içenlerin yanından geçerek ana caddeye çıktık,  otele geldik.

blackmarket.jpg

balkonda çok değerli şarabımızı özenle içerken,  fas’la sessizce vedalaştık.

not: ilk iki fotoğraf yine anlattıklarımdan bağımsız. son fotoğrafsa, tam tersi,  anlattıklarımın özeti.

fas 5 (marakeş)

24 Nisan, 2008

fas3-080.jpg

marakeş’te iki gece, yaklaşık üç gündüz geçireceğiz.

ertesi gün, saraylara gezmeye gidelim, dedik. ilki bahia sarayı… sora sora bulduk. epey kalabalık.

fas3-162.jpg

önce büyük bir bahçeye giriyorsunuz. sarayın giriş kısmı… sonra büyük bir oda, yeniden bahçe, yine oda, yine bahçe… odaların tavanına ve duvarlarına doğuya özgü desenler çizilmiş. biraz inceledik, biraz fotoğraf çektik çıktık.

fas3-198.jpg

tenekeciler çarşısında,  yalnızca bira ve şarap verilen bir teras barda dinlenip gün batımını izledikten sonra yeniden düştük yola.  hedef, el badi sarayı.

yüksek duvarlar boyunca sıralanmış leyleklerin fotoğraflarını çekerek ilerlerken uzakta bir tabela ilişti gözümüze. meğer, bihaber, yanısıra ilerlediğimiz  duvar el badi sarayı değil miymiş?

kapıya yaklaştık. kapının önünde nöbetçiler var. bizim elimizde fotoğraf makinesi…  sonradan izlenmeye değer ne varsa çekiyoruz. buna nöbetçiler de dahil.

fas3-185-copy.jpg

baktık, nöbetçiler el işaretleriyle bir şey anlatmaya çalışıyorlar. hem ne dediklerini anlamak  hem de ziyaret saatlerini öğrenmek için yanlarına gittik.  meğer, fotoğraf çekmeyin, diyorlarmış. sorumuzun yanıtını da aldık:  “no no, no visit, this is king’s house.”

fas3-268.jpg

elin turisti ne bilsin, kral orada yaşıyor. kralın misafirperver olmadığına karar vererek uzaklaştık oradan.

yeniden meydana…

karnımız aç. meydanda salyangozcular da var.  salyangozun çok lezzetli  olduğunu duymuşuz. tezgahın başındakiler de bu duyumu doğrulayacak şekilde iştahla yiyorlar tabağındakileri.

ben daha buradayken karar vermiştim, en azından bir tadına bakacağım, diye.

şartlar tamam, biz salyangozcuya yollandık. salyangoz pişiricisi, suyuyla birlikte koydu salyangoz tasını önümüze. salyangozlar en doğal haliyle bize bakıyor,  biz de onlara bakıyoruz. kabukları, antenleri, antenlerinin üzerindeki gözleri öylece duruyor çünkü. birbirimize baktık, baktık, uzun bir bakışmadan sonra hiçbirine dokunmadan tası geri verdik. yenecek bir şey değil gibi…

marakeş’ te son günümüz. akşamüstü otobüse binip kazablanka’ ya döneceğiz.

fas3-340.jpg

kahvaltıdan sonra meydana gittik. sokakları meydana açılan ’souk’larda dolaşıp alışveriş yaptık. kemeraltı’na benziyor burası.  dericiler, boncukçular, kumaşçılar,…  beğendiklerimizin kiminde aklımız kaldı.

dar ve dolambaçlı çarşıda epey dolaştıktan sonra yeniden meydana çıktık.  son gün…

fas3-087.jpg

hadi, elime geçici dövme yaptırmaya karar verdik. sonra, yılan oynatıcılarının çemberine yanaştık. amacımız fotoğraf  çekmek ve yılanları izlemek. yanımıza biri geldi, benim kolumu tuttu, elinde yılan, yılana dokunmam konusunda fena halde ısrarcı. tamam, dedim ben de, yılan çöreklenmesini yakından izledim.

tisss.jpg

yola çıkmadan önce menara bahçesini gezdik bir de. her yer zeytin ağacı… başka bir şey yok.

saat geldi; yeniden kazablanka…

not 1 : donna’ ya çok teşekkürler, bu uzadıkça uzayan yazının devamına teşvik ettiği için.

not 2 : fotoğraf boyutları  (özellikle elimdeki dövme fotoğrafının boyutu)  uyumsuz olmuş, ama orjinal hallerini bozmayayım, dedim;  gözünüzden şimdiden özür dilerim.

fas 4 (marakeş)

24 Nisan, 2008

fas3-031.jpg

marakeş,  kazablanka’ ya otobüsle 3,5 saat.  yolun manzarası çok güzel. her yer yemyeşil.

kazablanka, ispanyolca’da  beyaz şehir demekmiş. gerçekten de neredeyse tüm binalar beyaz.

marakeş de, kelime anlamı öyle olmasa da kızıl şehir olarak anılıyor. yolu yarıladıktan sonra kiremit rengi evler görmeye başlıyorsunuz; toprağın rengi bile kızıla dönüyor.

otobüs garaja girdi. caddede bekleyen taksiler var. ama önce bir soluklanmak gerek. karşıda, bizdeki garaj lokantalarına benzer yerlerin birine yerleşip nane çayımızı söyledik, birer sigara yaktık.

nane çayı çok tüketiliyor fas’ta. bizdeki çay gibi, fırsat buldukça, taze nane yapraklarıyla demledikleri çayı, içine bal koyup içiyorlar.

kısa dinlenmeden sonra taksiye atlayıp meydana gittik. cema-ül fena meydanına.

fas’a gitmeyi istememizin önemli bir nedeni de bu meydana duyduğumuz meraktı. (sıkıcı gidiyor biliyorum, az daha sıkın dişinizi)

önce bir otel bulup eşyalarımızı bırakalım, dedik. meydanın çok yakınında güzel ve ucuz bir otel bulduk. yalnız bir gece kalabileceğimizi söylediler, tamam, dedik.

cema-ül fena meydanı futbol sahası büyüklüğünde. eskiden, idamlar burada yapılırmış. ölü canlar meydanı da deniyor bu yüzden. kuruyemişçiler, portakal suyu satıcıları, tezgahta yemek satanlar önemli bir kısmını dolduruyor meydanın. geri kalan yerlerde gördüğünüz, halkalar oluşturmuş  insanlar. kimi yılan oynatıcıları izliyor, kimi masal dinliyor, kimi fal baktırıyor, kimi kınayla dövme yaptırıyor.

burası birleşmiş milletlerce korumaya alınmış.

 fas-364.jpg

müthiş bir kalabalık. başımızı nereye çevirsek görülmeye değer bir şeyler var.

gösterilere yakından bakmak istediğinizde biri size yanaşıp para istiyor. izlemek isterseniz para verip çembere dahil oluyorsunuz, istemezseniz oradan uzaklaşıyorsunuz.

karnımız acıktı, çok çekici görünen yemekçilerin birine oturduk. oranın ünlü yemeği tajin. kuzu veya tavuk eti toprak kabın içinde çeşitli sebzeler ve baharatlarla pişiriliyor.

fas-349.jpg

afiyet olduktan sonra meydanda bir iki tur daha atıp otele döndük, rüyamızda kimbilir neler gördük. 

fasüç

9 Nisan, 2008

fas-193-c.jpg 

marakeş’e ikinci gün, yani bugün gitmeyi planlıyorduk. kazablanka’dan hoşnut kalınca, daha da gezilecek yerleri olduğundan bir gün erteledik gidişimizi. 

sabah, bitişine birkaç dakika kala kahvaltıya indik. fakat o da ne, yalnızca birkaç çeşit ekmek ve portakal suyu. ne peynir, ne zeytin, ne yumurta…  tamam, ekmekler çok güzel de katıksız nasıl yiyeceğiz bunları? benim gibi kahvaltıya düşkün biri için büyük eksiklik. fransız usulü kahvaltı…

yine çıktık, kahve içtik güzel bir kafede, gezdik, elimizde harita vardı, harita tüm yolları bilmiyordu, kaybolduk sık sık. ama yetişeceğimiz bir yer yoktu, kaybolmanın keyfini çıkardık. aynı yerlerde dönmeye başlayınca, sorduk aradığımızı, bulduk. akşamüstü yarı yürüye, yarı taksiyle hassan dö camisine gittik.

yanından geçerken çok belli olmuyor ama epey büyükmüş cami. fotoğraf çektik, atlantik okyanusunu izledik, yine fotoğraf çektik, sonunda oralarda bir kafeye yorgunluktan serildik.

bir arkadaşın arkadaşı kazablanka’da yaşıyormuş. türk. ondan iki barın adresini aldık. biri, oranın tek rock barı, diğeri yine tek, caz barı.

rock bara yakın olduğumuzdan oraya gidelim, dedik. uzun aramalar sonucu barı bulduk fakat, kapalıymış o gece.

okyanusun kıyısında,  onların korniş dediği kordondayız. nem almış başını gitmiş, her yer ıslak. kordonda rock bardan başka bir sürü bar var amma hiçbiri girilesi gelmedi.

tekrar taksi… şehrin merkezine… hedef: caz bar.

caz bar, kaldığımız otelin yakınında. adresi almıştık, yerini aşağı yukarı biliyoruz. ama bar gitmiş, kayıp… söylenen yerden başlayarak, civarda girip çıkmadığımız sokak kalmadı. çok kişiye sorduk, kimse oranın varlığından haberdar değil. yer yarılıp içine girmedi ya bu bar. muhakkak bulacağız. saat de 23 oluyor. yürümemiz, sürünmeye beş kaldığında daha önce sorduğumuz bir otopark görevlisinin, işin peşini bırakmayıp bir başkasına da sorması ve sorduğu kişinin caz barı bilmesi üzerine, biz erdik muradımıza, umarım onlar da çıkmıştır kerevetlerine.

tarifle hiç ilgisi yokmuş bar mekanının.

fas-297-c.jpg

caz bara yığıldık, pek güzel bir yermiş burası. canlı müzik de var üstelik. oh! ikişer bira içtik, barı da hakkımız olduğu üzere, en son biz terkettik.

yarın gelsin marakeş. ya da biz gidelim.

fas (2)

5 Nisan, 2008

 fas-246.jpg

 

dışarıda dizi dizi eski model beyaz mersedesler var. biliyoruz ki, onlar taksi. biz orada beklerken geldiler yanımıza; pazarlıksız adım atmamamız gerektiğini de biliyoruz, fakat o durumda bir sıfır yenik başlamışız zaten; söyledikleri fiyatı kabul ettik.

 

bizi götürecek kişi, son model bir mersedesle geldi, bindik, nereye? yine biliyoruz ki şehirde bir cami var. dünyanın ikinci büyük camisi: hasan 2. fransızca deyişle hassan dö. ona yakın bir yerlere gidelim, diyoruz. anladı ki, biz buralarda yeniyiz. tamam, dedi, sizi şehrin merkezine yakın bir yerde bırakacağım. sonra anlaşıldı ki, bizim kalacak yerimiz de yok. tamam, dedi, onu da hallederiz.

 

bu arada abi, melez, ve blues sesli bir abi. o konuşsun, biz dinleyelim durumu.

 

daha takside otel ve fiyatı konusunda anlaşıldı. rahat bir nefes aldıktan sonra bana musallat olan yusuflar da sessizce gitti.

 

epey yol aldıktan sonra şehre girdik, otelin önüne geldik. blues sesli abi bizi kendi elleriyle resepsiyona teslim etti, bahşişini de istemeyi ihmal etmedi, aldı parasını gitti.

 

fas’ta arapça, fransızca, biraz ispanyolca, az buçuk da ingilizce konuşuluyor.

 

resepsiyondakilerle ingilizce olarak anlaştıktan sonra otele yerleştik. aslında yerleştik denilemez, sırt çantalarını bıraktıktan sonra attık kendimizi sokağa.

 

 

 casa2.jpg

 

kazablanka hakkında güzel şeyler söylenmiyordu. filmde gördüklerinizi boşuna aramayın, deniyordu şehir için. ki zaten, film, fas’ta değil, amerika’daki stüdyolarda çekilmiş. bunları bildiğimizden beklentimizi düşük tuttuk kazablanka’yla ilgili.

 

caddeye çıktık, rastgele bir yöne doğru yürümeye başladık. yolun iki tarafında palmiyeler, beyaz binalar, sanki izmir’de hilton’un önündeki caddede yürüyoruz. tipik bir akdeniz kenti burası.

 

zaten yerinde olan keyfimiz iyice arttı.

 

parklardan, güzel binaların önünden geçtik. fakat  o da ne,  bu kez de basmane’ye gelmişiz. binaların giriş katındaki büfeleriyle, gördüğümüz pavyonlarıyla, nargilecileri ve genel olarak havasıyla basmane’ye benziyor bu cadde.

 

bu arada acıktık. okyanusun kıyısında lokantalar var, biliyoruz; ama okyanusu bulamıyoruz.

 

biraz daha dolaştıktan sonra taksiye binmeye karar verdik. derdimizi anlatacağız, o da bizi söz konusu lokantalar bölgesine götürecek.

 

çevirdik taksiyi, gel gör ki taksici pek ingilizce bilmiyor, hafif de sinirli, galiba da kafası güzel.

 

fas’ta haşhiş kullanımı yaygın imiş. haşhiş, bildiğimiz kubar, haşhaşla ilgisi yok. ilk göz ağrımız, blues sesli taksici, ister misiniz, diye sormuştu da , oh, no no, diye kibarca reddetmiştik.

 

taksiye  binmiş bulunduk. içerisi tiner kokuyor. ben küçük bir tırsım geçirdikten sonra, aman ne yapalım artık, deyip kendimi topladım. taksici, hassan  dö ve restoran kelimelerini anlamış olacak ki, hı tamam, deyip bastı gaza. nereye gittiğimiz hakkında en küçük bir fikrimiz yok. nasıl olacak ve olsa ne olacak zaten.

 

gele gele kuş uçmaz kervan geçmez,  üç restoranın yanyana durduğu bir araziye geldik. gelirken okyanusu gördük ama  lokantalar onun kıyısında değil. mersi, deyip indik taksiden. lokantaların biri kapalı, birini gözümüz tutmadı. neyse ki bir diğerinde epey müşteri var. n’apalım, girdik. içerisi acayip şık. garsonlar pervane. menüye baktık, gözümüz sağdaki fiyat hanesine kaydı, oh, bütçemizi alt üst edecek bir durum yok ortada.

 

ayıptır söylemesi, sevdiceğim, ballı portakallı ördek değil ama, balık söyledi. ben sade bir balık ısmarladım. yedik içtik kalktık.

 

yine taksiyle, otelin çok yakınındaki bir kafe bara gidip fas şarabının tadına bakarak geceyi noktaladık.

 

 casa1.jpg

 

ilk günün sonunda fas’la ilgili öğrendiklerimiz:

 

taksi ile sıkı pazarlık yapılacak. zaman geçtikçe olur fiyatı öğreniyorsun zaten.

 

her yemeğin başı zeytin. önce zeytin getiriyorlar masaya. bunu henüz öğrenmedik. bilir gibi olduk, ileride pekiştireceğiz.

 

evet, garsonlar çok güleryüzlü ve kibarlar, bunu da tekrar tekrar deneyimleyeceğiz.

 

fas, türkiye’ye göre epey ucuz.

 

dipnot: ne yazık ki hiçbir fotoğrafın anlattığım yerlerle ilgisi yok. fotoğrafların hepsi ertesi gün çekildi.

 

fas (1)

4 Nisan, 2008

fas4-004.jpg

ne zamandır yazmak istiyordum bu yazıyı.  uzun olacağını öngördüğümden, beceremeyeceğimden korktuğumdan bir türlü geçemedim masa başına. sonunda tuttum kendimi kulağımdan, koydum defteri önüme, aldım elime kalemi, öhöm, başlıyorum.

tatil için prag mı mısır mı diye düşünürken… yok, prag çok soğuk. e mısır o zaman…  bakalım bi, araştıralım… araştırırken mısır’ın yanısıra tunus ve fas da sundu kendini alternatif olarak, hadi onlara da göz atalım, derken, birçok açıdan aklımıza yatan, gidilesi gelen ülke fas oldu.

fas4-018.jpg

diğer iki, hatta çoğu afrika ülkesine göre daha güvenli, turiste daha hoşgörülü, çok da önemli değildi ama, daha temizmiş fas.

avrupa etkisinin en yoğun olduğu afrika ülkesi… (tabi afrika’ya gidip yoğun avrupa etkisi aramak, eşyayı tabiatının dışında görmek istemek ama …)

hele bir de marakeş’le ilgili yazılanları okuyunca, tamam, dedik.

peki, nasıl gidilecek? tur var mıdır, varsa tarihler denk düşecek mi, kaç paradır, vs. çok geçmeden karar verdik. boşver turu, alalım biletlerimizi, atlayalım gidelim. piyangodan afrika macerası çıktı böylece.

günü geldi; kazakistan’dan istanbul’a, bir gece orada kal, ertesi gün, hop, kazablanka…

fas4-005.jpg

istanbul’da kalmasaydık, bir gün içinde üç kıtada birden bulunmuş olacaktık. iki gün içinde üç kıta da fena sayılmaz, deyip avuttuk kendimizi.

onlarca kez uçağa binmişliğim yok. o zamana dek iki kez binmiştim, bu üçüncü. ama sanki çok başka bir havası var bu uçağın. servisler özenli, insanlar güleryüzlü; insanlar farklı…  bir de hostes sayısı az uçakta. servisi hostlar yapıyor.

beş saatlik yolculuktan sonra kazablanka’ya indik. günler öncesinden başlayan heyecan, doruk noktasında.

fas, türkiye’den iki saat geride. yolculuk beş saat sürse de 15’te bindiğimiz uçaktan 18’de indik. havaalanı çok modern. bir saate yakın, artık sinyal vermeye başlamış sigara ve kahve ihtiyacımızı gidermek üzere, havaalanındaki bir kafede oturduk. buranın garsonları çok mu kibar, yoksa erken karar vermemek mi gerek?

saati 19 ettik. hava karardı. şehre nasıl gidilecek, nerede kalınacak, henüz bir fikrimiz yok. internetten edindiğimiz birkaç otel bilgisi var ama, çok da güvenemiyoruz onlara.

fas4-002.jpg

önce metroyu deneyelim, dedik. indik metro durağına, in cin top oynuyor. tekrar yukarı… kapıdan çıktık, dışarıdayız artık…



Etiketler

Ara

Sandıktakiler

Kasım 2008
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« May    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Takip