okumalar

kısa kısa

29 Nisan, 2008

- perşembe sabaha karşı türkiye’deyim. bu aralar gideceğim bir süredir belliydi ama tarih kesinleşmemişti. şimdi, yani sondan bir önceki günü yaşarken ne hissettiğimi bilmiyorum. sanki daha erkenmiş, az daha burada kalabilirmişim gibi geliyor. mutluluk ve hüzün, eşit değerdeki artı ve eksi sayılar gibi birbirini sıfırladılar sanırım.

- boris vian’ın kırmızı ot’u bitti. zaman olursa ayrıca yazmak istiyorum, kitap hakkında. şimdilik söyleyeceğim, okunmaması eksiklik.

- türkiye’den gelen bir arkadaşın getirdiği kadından kentler’e başladım. iyi gidiyor. murathan mungan’ın, sanırım son çıkan kitabı. bu adam kadınları çok iyi tanıyor.

- cnbc-e de persepolis gösterilecek. 14 mayıs’ta. kaçıranlar için iyi bir fırsat.

- yendik, iyi de oynadık. aslan cimbom.

- türkiye’deyken yazacağım bloglar, eğer fırsat bulabilirsem, sanırım bir ilkokul çocuğunun günlüğüne benzeyecek: “bugün şuraya gittim, buraları gezdim, şunlar geldi, onları gördüm, …”

fazla yerleşik bir yaşamdan göçebeliğe geçişin buraya yansıması… ortasını bulabilsek…

daha bir sürü şey

12 Nisan, 2008

oğuz atay’ın  ‘günlük’ ü bitti. içim burkuldu. hastanede yazdıklarıyla bitiyor günlük. ameliyata girişi,  doktorlar, odasındakiler, sargılarının çıkarılması,…

yaklaşık bir yıl sonra ölmüş.

dünya barışı için yollara düşen italyan sanatçı giuseppina pasqualino di marineo da öldürülmüş.

of!

en şahane döngü

29 Mart, 2008

“canım sıkılınca bir sigara yakıyorum.

içince öksürüyorum, öksürünce tükürüyorum, tükürünce damağım kuruyor, hemen şarap içiyorum, fakat bütün bunların bende bir alışkanlık yapmasından korkuyorum.

bu düşünce bende efkar yapıyor, hemen bir sigara yakıyorum, her efkarlandığımda sigara yakmanın bende bir alışkanlık olmasından korkuyorum.

ben canım sıkılınca sigara içiyorum ve yıllardır çok acayip sıkılıyor canım.”

ferhan şensoy’un eşeğin fikri’nden

yelken

25 Mart, 2008

sık sık ve severek yazıp da yazdıklarını beğenen kimseye pek rastlamadım.

ben de beğenmem yazdıklarımı. eksik, çarpık ya da anlamsız gelirler dönüp okuduğumda.

bugün, oğuz atay’ ın da kendi yazıları için aynı şeyleri düşündüğünü öğrenince…  nasıl söyleyeyim…  omuzlarından tutup sarsmak geldi içimden. şefkatli bir biçimde kızdım, değerini küçümsediği için.

andre gide de günlüğünde kötü yazdığından yakınıyordu.  kafka, dostu  max brod’dan  tüm yazdıklarının yakılmasını istemişti.

bilmiyorum, onarılamayacak bir güven eksikliğinden mi bu? yaşamın kendisinin getirdiği değerler kaybından mı yoksa?  ve yahut varoluş zemininin kayganlığının farkındalığı mı sebep, ya da yazarın hayattayken önemsenmemesi mi?

her ne ise neden,  sonuç acıtıcı.

‘düşüş’

8 Şubat, 2008

camus’un  düşüş’ünü okuyorum. emin değilim ama büyük olasılık, yeniden.

ayvalık’ta kaldığım o bir yıl boyunca, tanıdık torpiliyle kucak dolusu kitap alma ayrıcalığım vardı ilçe kütüphanesinden.

merak ettiğim konularla ilgili kitapları alır, odamın her köşesine dağıtır, önce zevk alarak yarattıkları manzarayı seyreder, sonra da tek tek okumaya başlardım onları.

sartre’ nin adını nereden duyduğumu hatırlamıyorum. ama varoluşçuluk felsefesi ilgimi çekmiş bir şekilde.

ilk, bulantı’yı okudum. bunaltı diyen de var. kelimeler ayrı anlamlara gitse de anlatılmak istenene ters düşmüyor ikisi de.

beauvoir (pek zor söylenişi) ve camus geldi sonra.

beauvoir’in düşüncelerine saygıyla yaklaştım. onayladıklarım oldu. yaşam tarzından etkilendim. ama söyledikleri uzak mesafeden duyduğum yankı gibiydi. çoğu zaman doğrulayarak, özdeşleşmeden dinledim.

ardından camus’un ‘yabancı’sıyla tanıştım. ezberlemediğim için net anımsamıyorum ama “bugün annem ölmüş,” gibi bir cümleyle başlıyordu roman. ya da ilk sayfalarında benzer bir cümle geçiyordu. bu cümleyle başlayıp kitabın tamamına yayılan duygu eksikliği, fena halde etkilemişti beni.

sartre’nin bir yandan en güzel şekilde ortaya koyup bir yandan da karşı durduğu (yanlış anlaşılmalar dolayısıyla sanırım) o anlamsızlığı, tanıma dair tek kelime etmeden açıklıyordu camus. açıklıyordu demeyeyim gösteriyordu.

düşüş’ün ünlü kahramanı jean baptiste bize anlatıyor. dolaylı olarak. hayali biriyle konuşuyor ama üstümüze alınmamamız için hiçbir sebep yok.

en başta bu yüzden irkiltiyor okuyanı. bilindik bir yazar hitabı değil, camus’un kullandığı. dolaylı gibi görünse de söylenenler, oturuşunu bir düzeltiyor jean baptiste’nin dinleyeni. 

ve olabildiğince cüretkar. konuşmayı seviyor. üstelik çekincesiz. ne zaman yabancı birini görse kanı kaynıyor. bizi görmediğini sanmak yanılgımız. rahatsız etmekten, sarsmaktan, dile getirilmeyenleri söylemekten çekinmiyor. kibar da. biraz fethettikten, dikkatli adımlardan sonra giriyor alanımıza.

zor bir anlatım tarzı seçmiş camus. nabzı kolaylıkla düşebilecek bir konuşmada heyecanı yüksek tutmuş. “bana mı,” sorusunu sordurmuş, kitaptan kafamızı kaldırıp sağa sola bakınmamıza neden olmuş.

henüz onaltıncı sayfadayım. bitirdiğimde daha ayrıntılı yazarım. şimdilik çağrışımları ve düşündürdükleri bunlar, düşüş’ün. 

raylar üzerinde avrupa

2 Şubat, 2008

turgay fişekçi’nin ‘raylar üzerinde avrupa’, kitabı, 2000′de yapılan literaturexpress (edebiyat treni) gezisini anlatıyor. 46 günde 22 kente gidiyorlar; kitapta bunların 17’si yer alıyor.

107 yazarın ufak portreleri, eski doğu bloku ülkelerinin batıyla birleşme sancıları, yaşadıkları sıkıntılar, ünlü yazar ve bestecilerin dünden bugüne korunmuş evleri, müzeler, ülke insanlarının yapısı, bordeaux’ daki şarap çiftlikleri, iki ayrı yüzüyle berlin, avrupa’daki amerikan etkileri gibi bir çok konuyu kişisel bakış açısıyla sunuyor turgay fişekçi.

geziye, kendisinin dışında, türkiye’den, aslı erdoğan ve mahir öztaş da katılmış.

avrupa ülkelerini ana hatlarıyla tanımak açısından okunası bir kitap.

adam yayınlarından çıkmış.



Etiketler

Ara

Sandıktakiler

Kasım 2008
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« May    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Takip