rüzgar ne yandan eserse

ak akçe

22 Mayıs, 2008

bazen işte,  penceresi çiçekli kadınlardan olmak istiyorum.

balkonu her zaman temiz, oturulmaya hazır. domates biber kurutur, çilek reçeli yaparım. çabucak, lezzetli yemekler hazırlarım. her yer,  o ev hiç kirlenmezmiş gibi mis kokar.

sonra, daha hayali kurarken sıkılıyorum hayalden. hayalde yani.

karavana atlayıp dünyayı dolaşıyoruz bu kez de. toz toprak içinde, yarın ne yapacağımız belli değil, gelişine yaşıyoruz. belki earl’ün yanına yerleşiriz  ya da snatch’e fon müziği oluruz.

kimi zaman bakımlı kadınlara özeniyorum. karar veriyorum, ben de öyle olacağım, diye;  yapıyorum bir şeyler, sonuç kötü değil. gerçi bir lastik toka mahvedebilir her şeyi.

hayal kurmak güzel. hayat kesmiyor çünkü… insan en çok kendinden sıkılıyor. arada oyun oynamanın en çok ona yararı var. hem ‘kendi’  olmayı kim kaybetmiş ki biz bulalım. o kurmacalar da o bütüne ait değil mi zaten,  deyip dengesizliğimi aklıyorum. 

(o yazı, bu yazı değil)

yin yang

16 Mayıs, 2008

bir yerde okumuştum;  okuduğum yazının sahibi,  insanları ikiye ayırıyordu: geçmişe dönük olanlar, geleceğe, ileri bakanlar.

başka yerlerden de hatırlıyorum;  geçmiş, ölüm ve karanlık demek. gelecek: aydınlık, eylem, yaşam…

ardında bırakman gerekenlerle hesabını bir türlü kesemediysen bumerang gibi ancak belli bir yere kadar gidiyor tekrar geri geliyorsun. dönüp dönüp geriye bakan birinin hedefine yürüyememesine benziyor bu.

ama alıp vereceğin kalmamışsa, kapatmışsan bütün defterlerini,  hafiflikle ilerliyorsun.

belki bu yüzden, akıldakilerin bu denli yaşama geçirilememesi. bu atalet, başlama ve tamamlamadaki güçlük… hep, dönüp dönüp geriye bakmaktan.

show must go on

16 Mayıs, 2008

başka türlü bir sıkıntı bu…

yapacak bir şey bulamamak değil. eylemin anlamsızlığını görüp onu baştan reddetmek.

sancılı bir bilinçlilik hali.  harekete dair her şeyi daha baştan adım adım görüp çözümleme ve aslında  ‘tüm yaşam eşittir sıfır’a varma, sonucunda. 

oyun, tiyatro sahnesi, maskeyi çıkarma, rolünden soyunma  klişelerinin gerçeklikle birebir örtüştüğü  an.

sonrası, ya ayak sürüyerek yaşamak,  uyum sağlayamamak  ya da yeniden açılsın perde,  ‘maskeli balo’  devam etsin kaldığı yerden.

çocukken…

10 Mayıs, 2008

gelin.jpg

aslında beyaz gelincik gerek gelin için. dizi adına benzedi: ‘beyaz gelincik’.

damat.jpg

damadın giysisi biraz dağılmış…

supergelincik.jpg

ama asıl olan bu:  bir süper kahraman…

altı bacaklı böcek

17 Nisan, 2008

birkaç gündür gevende dinliyorum:  o ninna mayenna…

ilk, bir arkadaşımın gönderdiği çelik çomak şarkılarını dinlemiş, sevmiştim  grubu. sonra albümlerini dinledim, daha bir sevdim. var olan sevgim  ‘40 gün 40 gece sulukule’  etkinlik  afişinde isimlerini görmemle katlandı.

ben trakyalıyım. çingeni bol memleketten…

oranın halkı, kendiliğinden mi öyle, uzun yıllar birlikte yaşamanın kaynaşma etkisinden mi bilinmez;  çok içer, kapı gıcırtısında oynar, altın diş sever.

önceki yaz teyzemin oğlunun düğünü için oradaydım. az buz olmayan içki, neredeyse düğün başlamadan, bir saat içinde bitti,  oynamaktan bayılanlar oldu.

gelin almaya giderken,  kamyonet kasasında çalanlara,  esnaf, kaldırımlarda göbek atarak karşılık verdi.

takım elbiseli bir çingene düşünebiliyor musunuz?  ya da jilet döpiyesli, eli luis vutton çantalı bir çingene genç kadın?

onlardan öğreneceğimiz çok şey varken, düdük beyinliler, huzurlarını bozuyor, kültürlerini yok etmeye uğraşıyor. 

bir de uyumsuzlardan biri, tony gatlif, film festivali için türkiye’de.

başka bir de, gevende, çelik çomak şarkısının klibini sulukule’de çekmiş.

yazmak

16 Nisan, 2008

 yazimasa.jpg

yazmak hoşuma gidiyor.

yıllar önce şuna inandırdım kendimi:  “her zaman yazacak bir şeyler vardır.”

iyi yazarım,  kötü yazarım; bazen aklıma hiçbir şey gelmez, ben de  odadaki eşyayı, sigarayı nasıl içtiğimi, midemin ağrıyıp ağrımadığını, o anda nasıl hissettiğimi, nerede olmak istediğimi anlatırım.

yazmak, her şeyi paylaşmak istediğin, senin onu çok ilgilendirdiğini bildiğin bir dostla konuşmak gibi.

hem çok yakın bir insan, hem yargılanmayacağını, olduğun gibi kabul edileceğini bildiğin,  her çıkışında biraz daha büyümüş olacağın bir mekan. 

artı, sezgilerinin, düşüncelerinin, yaşantı etkilerinin somutlaştığı, vücut bulduğu bir alan.

yaşamın kendisi, şu hır gür,  yeteri kadar gerçek olsaydı, kimse yazmaya ihtiyaç duymazdı sanırım.

önce si sonra do

9 Nisan, 2008

- önceleri her kitaptan, her filmden, bazı insanlardan fena etkilenirdim; şimdi içime işleyen çok az şey var.

- önceleri yönetimi sık sık id ele alırdı; şimdi süperegoyla anlaşma içerisindeyiz. bazen idi özlüyorum.

- önceleri ev arkadaşıma temizlik malzemesi alıyor diye fırça atardım; şimdi fırçaları özenle rafa diziyorum, altına deterjanları koyuyorum. (yok o kadar değil)

- önceleri seksenlerin her şeyiyle dalga geçerdim; şimdi seviyor ve özlüyorum o dönemi.

- önceleri bir paket sigara içtim mi “amma çok içmişim,” derdim; şimdi iki paketi geçiyor (mu) günlük miktar. artık saymıyorum.

- önceleri kendimle kavga etmek için bahane arardım; şimdi, uzlaşmak için. hangisi daha iyi bilmiyorum.

- önceleri ne kadar çok yersem o kadar iyiydi, kemikler görünmesindi; şimdi yemekler % 50 indirimde.

- önceleri televizyon yoktu hayatımda; şimdi neredeyse tam zamanlı  ’freak show’ makinesi.

- önceleri, ne bileyim, bir yandan iyi, bir yandan kötüydü; şimdi, başka bir yandan iyi,  başka yanlardan kötü.

   hayat!

- hı, önceleri  favori noktalama işaretim ünlemdi; şimdi …

kitaptaki ses

7 Nisan, 2008

okurken farkediyorum ki her yazarın bir sesi var. hatta bazen o yazarın farklı yazılarının farklı sesleri…  bir kitapla uzun süre haşır neşir olmuşsanız, o sesi içinize hapsedebiliyorsunuz. düşünürken bile öyle düşünüyorsunuz.

şikayetçi biriyse yazar, of puf, diye dolaşıyorsunuz bir süre; küfürbazsa, uydurduğunuz küfürlere en başta kendiniz şaşıyorsunuz; pembe pembe anlattıysa her şeyi, polyanna’ya taş çıkarıyorsunuz, düzelince o taşı kime atacağınız size kalmış.

bir yazarı sevip sevmememizin en önemli nedeni de bu sanki. ne seçtiği kelimeler, ne konu… bizimle konuştuğundaki sesi…  

bir zamanlar hem fakir hem salak bir genç vardı

31 Mart, 2008

insanların çoğunun çıtayla ilgili bir sorunu var.

yine çoğu, o çıtanın durduğu yeri beğenmiyor. gidiyor, çıtaların bulunduğu yere, kendi çıtasını bir üst noktaya taşımak için elinden geleni yapıyor. çoğu başaramıyor.

insanlar o çıtayı daha çok insan olmak, sanatta bilimde ilerlemek, barışı sağlamak üzere yükseltmek isteseler iyi. dolaşımını (ki artık düğüm olmuş), lidyalıların başlattığı o kağıtçıkların miktarıyla ölçülüyor çıtaların yerden kaç santimetreliği.

başarının birimi değişti günümüzde. yine çoğunluk, başarıyı cüzdanında görmek istiyor.

bir kitabın, üretilmişin, gerçekten iyi olup olmadığına bakan yok. önemli olan ‘kaç para’ ettiği, ne kadar sattığı.

hatta bu konuda bir öneri sektörü de oluşturdu sistem:  ‘çok satan kitap yazmanın yolları’ , ‘başarı aha orda, aval aval bakma öyle, kendi içinde’, ‘nasıl süper yönetici olursunuz’ , ‘başkasının tepesine kibarca basmanın yolları’ , …

başarının nitelikle ölçüldüğü günler tarih oldu. nicelikle hesaplanıyor her şey. işin kötüsü, nicelik bile eski nicelik değil. nicelik şimdi,  asıl rakamın sağındaki sıfırlı hanelerde oturuyor.

yine bu nedenle, patron çalışanını, ev sahibi kiracısını, zengin fakiri hor görüyor. tamamen yanlış dayanaklar üzerine kurulu ve çarpık bir hiyerarşi düzeni oluştu toplumda. ye kürküm ye, meselesi.

öyle çok andaval insan, gereksizce ve yalakaca bir saygı görüyor ki bu yüzden.

çıtaları en alttakiler de diş bilemiyor değil bu duruma. içten içe öfke biriktiriyorlar. ama o öfkeye kendilerini yedirdikleriyle kalıyorlar yalnızca. öfkelerinden iç kemirgen yaratıyorlar.

niyetleri de çıtalar mekanını darmaduman  etmek filan değil. kendilerininkini yukarı taşımak istiyorlar sadece. şu, koltuğu yavaşça döndürüp  ” bir zamanlar fakir ama onurlu bir genç varidi,”  diyebilmenin intikami zevkini yaşayabilmek için didiniyorlar.

buradan, alan memnun, veren homurdansa da arada, o da memnun görünüyor. bize ne düştüğünü söylememe gerek yok.

yavaşlık*

30 Mart, 2008

kafamda öyle bir görüntü, ses, bilgi kirliliği var ki, ne yapsam arınamıyorum, arıtamıyorum.

televizyon izlemediğimde ya da bilgisayardan uzak kaldığımda, bir noktaya baykuş gözlerle bakakalıyorum.

kafamın içinde ‘tık’ yok.

nereye gitti onca öğrendiğim? hiçbiri mi bir tanecik bile düşüncenin ucunu tutuşturmadı?

eskiden, kullanılmış vita tenekelerine çiçek ekilirdi. bende o da yok. ‘tın tın’ dış yüzeyim sadece.

öğrendiklerimin nereye gittiğini sormuştum ya, buldum. hepsi birbirinden bir şeyler almış, bu şeyleri yanlış yerlerine yapıştırmışlar; böylece bacağı kafasında, burnu sırtında bir ucube çıkmış ortaya.

onu da tanımlayıp kendisiyle fikir alışverişinde bulunmam mümkün değil.

kafamı gereksizce doldurup faaliyeti engelleyen tanımsız ucubeden kurtulmak için ne yapılacak?

-bilgisayar karşısında amaçsızca zaman harcanmayacak en başta. çünkü, ucubenin yumrularla dolu patates gövdesini o oluşturuyor.

-izlenmeyen televizyonun sesi kesilecek. beyin kimbilir ne şaşkın bir panik yaşıyordur,  kulağı oraya yönlendirip yönlendirmeme arasında bocalarken. beyne boş amelelik ettirilmeyecek.

…..

elektrik sarfiyatına son verip gün ışığıyla yetininiz. sonra yavaş, çok yavaş, en yavaş müziği seçip dinleyiniz. koltukta hafif yanlayabilirsiniz artık.

üşenmezseniz şarap açın bir de. çok kaçırmayın ama, o da yorar.

bir de sigara yaktınız mıydı değmeyin keyfinize.

artık o uzaklara bakıp geniiş geniş düşünen kişi olmamanız için hiçbir neden yok.

bir de kitap okursanız daldığınız uzaklardan döndüğünüzde, iyice zayıflamış ucubenin kıçına altın tekmeyi basıp, güzel bir silueti ağırlayabilirsiniz boşalan yerinde.

bir yerde duydum geçen gün, duyduğum yerleri pek hatırlamam, uğraşmayayım şimdi de; “yavaş hareket edersen zaman yavaş geçer,”  diyordu yaşlı bir adam.

öyle hızlı yaşıyoruz, öyle çok koşturuyoruz ki, otoban sol şeritteki araba gibi, ayrıntıları görmeye zamanımız kalmıyor. en önemlisi,  oturup düşünmeye, dinleyip anlamaya takatimiz yetmiyor.

siz şimdi iyisi mi  bir sigara yakın, şöyle koltuğa uzanın…

*milan kundera



Etiketler

Ara

Sandıktakiler

Ocak 2009
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« May    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Takip