kısa kısa

29 Nisan, 2008

- perşembe sabaha karşı türkiye’deyim. bu aralar gideceğim bir süredir belliydi ama tarih kesinleşmemişti. şimdi, yani sondan bir önceki günü yaşarken ne hissettiğimi bilmiyorum. sanki daha erkenmiş, az daha burada kalabilirmişim gibi geliyor. mutluluk ve hüzün, eşit değerdeki artı ve eksi sayılar gibi birbirini sıfırladılar sanırım.

- boris vian’ın kırmızı ot’u bitti. zaman olursa ayrıca yazmak istiyorum, kitap hakkında. şimdilik söyleyeceğim, okunmaması eksiklik.

- türkiye’den gelen bir arkadaşın getirdiği kadından kentler’e başladım. iyi gidiyor. murathan mungan’ın, sanırım son çıkan kitabı. bu adam kadınları çok iyi tanıyor.

- cnbc-e de persepolis gösterilecek. 14 mayıs’ta. kaçıranlar için iyi bir fırsat.

- yendik, iyi de oynadık. aslan cimbom.

- türkiye’deyken yazacağım bloglar, eğer fırsat bulabilirsem, sanırım bir ilkokul çocuğunun günlüğüne benzeyecek: “bugün şuraya gittim, buraları gezdim, şunlar geldi, onları gördüm, …”

fazla yerleşik bir yaşamdan göçebeliğe geçişin buraya yansıması… ortasını bulabilsek…

pazar keyfi

27 Nisan, 2008

keyif.jpg

kardeşimle bostanlı pazarına giderken gördük bu kedileri. iyi ki de yanımızda fotoğraf makinesi varmış.

bugün, pazara yakışır bir şekilde evde yayılmışken aklıma geldiler,  paylaşayım, dedim.

iyi pazarlar dilerim.

amy winehouse?

26 Nisan, 2008

sarapevi.jpg

bu ara takıntılarla başım dertte.

her zamankinden farklı olarak, çivilenmiş keskinlikte yaşamaya ihtiyaç duyuyorum.

akıl bilir ne istediğini, deyip, işine pek de karışmıyorum.

aslında amy winehouse’dan söz edecektim. uzak yerden girdiğim için çıkışı bulamadım.

hıh, takıntı… evet, amy…

bir aydır, yazarken amy winehouse’dan başkasını dinleyemiyorum. diğerleri dikkatimi istiyor;  yok, diyorum, dikkat buraya lazım.  sonunda yazı da kalıyor, müziğe de ayıp oluyor.

sesini, dinleyeni  özellikle duygulandırmak için kullanan, incecikleştirip içine bir de çocuk vurgusu ekleyen, şarkı söylemeyi güç gösterisine dönüştürenleri sevmiyorum. bunlara genellikle kadın vokalistlerde rastlandığı  için dinlediğim kadın şarkıcı sayısı az.

sanki daha kendi kendine ve içinde hissederek söylenmeli şarkı. dinleyiciye yaklaşacak mesafe bırakılmalı.  uç noktalara gidersek, şebnem ferah’a karşı tracy chapman diyebilirim örneğin.

yine konuyu dağıttım. topladım geldim.

yani aslında diyeceğim, amy winehouse’un sesini sevmiyorum  (müziğini değil ama). bir şeyler dinlemek istediğimde hatırıma gelmez, seçenek olarak. ama nedense yazarken…

yine de, rahatsız edici değilse takıntılarla pek uğraşmamak gerek. di mi winehouse?

fasaltı

25 Nisan, 2008

lambacini.jpg

marakeş’le vedalaştık,  kazablanka’ya doğru yola koyulduk.

tahminen, 21:30 gibi orada olacağız. planımız, daha önce kaldığımız otelde yer varsa, eşyaları odaya bırakıp dışarı fırlamak. ertesi gün gidiyoruz, zaman yitirmemek gerek.

gel gör ki, yolda kaza olmuş. fas trafik polisleri türk trafik polislerinden betermiş. iki saate yakın, yolda öylece bekledikten sonra, 23:30 gibi ancak varabildik otele. iyi ki yer varmış. ve bu kez torpil yapmışlar bize,  odanın teras yavrusu bir balkonu var.

fazla oyalanmadan çıktık. atladık taksiye, korniş… kornişte rock bar. bu kez açık. üstelik canlı müzik var.

arasokak.jpg

birer bira söyledik, program henüz başlamamıştı. biraların fiyatı, bir yanlışlık var, diyecek kadar fazla… birbirimize baktık,  ikişer bira içsek, bir gece otelde kalmış kadar olacağız. son gün bir de,  birkaç  dirhem  paramız kalmış. müzik beklentimizin altında. türkiye  barlarındakinden farkı, bob marley parçalarını bir zencinin söylüyor olması.  ortam çok içaçıcı değil. sarhoş bir fransız teyzenin vücut darbelerine gardımızı almaktan yorgun düşmüşüz.

ikişer biradan sonra, bara adını veren armstrong’ un  louis  değil, neil olduğuna karar verip çıktık.  açık bir yer ve o açık yerde şarap bulmak için epey dolaştık.

yok, büfelerde içki satılmıyor. ama biz kararlıyız, odadaki balkonda şarap keyfi yapmadan dönmeyeceğiz.

bir petit taksi…  gayet zenci ve babacan bir şoför. yaklaştık, bizi içki satılan bir yere götürüp götüremeyeceğini sorduk. gece 2:30 civarı. pek ümidimiz yok.  tamam, dedi,  makul bir şarap artı yol ücreti söyledi. kabul ettik, bindik, gidiyoruz.  yalnız, dedi,  bu saatte içki satılan açık bir yer bulamayız, o yüzden sizi  blackmarkete  götüreceğim. hiç korkmadık.

biraz sonra, kazablanka’nın ara sokaklarına girdik. yine biraz sonra,  sokakta bekleyen adamlar belirdi. yanaştık onlara, durduk. blues sesli  (tıpkı, bizi, havaalanından  otele getireninki gibi) şoförümüz konuştu  biriyle. o biri karanlıkta kayboldu. az sonra elinde siyah bir poşetle döndü. aldık, devam ettik.

aklımdan,  şarap kelimesini yanlış anlamış olmasın, diye geçirdim bir ara.

duvarların üstüne oturmuş şarap içenlerin yanından geçerek ana caddeye çıktık,  otele geldik.

blackmarket.jpg

balkonda çok değerli şarabımızı özenle içerken,  fas’la sessizce vedalaştık.

not: ilk iki fotoğraf yine anlattıklarımdan bağımsız. son fotoğrafsa, tam tersi,  anlattıklarımın özeti.

fas 5 (marakeş)

24 Nisan, 2008

fas3-080.jpg

marakeş’te iki gece, yaklaşık üç gündüz geçireceğiz.

ertesi gün, saraylara gezmeye gidelim, dedik. ilki bahia sarayı… sora sora bulduk. epey kalabalık.

fas3-162.jpg

önce büyük bir bahçeye giriyorsunuz. sarayın giriş kısmı… sonra büyük bir oda, yeniden bahçe, yine oda, yine bahçe… odaların tavanına ve duvarlarına doğuya özgü desenler çizilmiş. biraz inceledik, biraz fotoğraf çektik çıktık.

fas3-198.jpg

tenekeciler çarşısında,  yalnızca bira ve şarap verilen bir teras barda dinlenip gün batımını izledikten sonra yeniden düştük yola.  hedef, el badi sarayı.

yüksek duvarlar boyunca sıralanmış leyleklerin fotoğraflarını çekerek ilerlerken uzakta bir tabela ilişti gözümüze. meğer, bihaber, yanısıra ilerlediğimiz  duvar el badi sarayı değil miymiş?

kapıya yaklaştık. kapının önünde nöbetçiler var. bizim elimizde fotoğraf makinesi…  sonradan izlenmeye değer ne varsa çekiyoruz. buna nöbetçiler de dahil.

fas3-185-copy.jpg

baktık, nöbetçiler el işaretleriyle bir şey anlatmaya çalışıyorlar. hem ne dediklerini anlamak  hem de ziyaret saatlerini öğrenmek için yanlarına gittik.  meğer, fotoğraf çekmeyin, diyorlarmış. sorumuzun yanıtını da aldık:  “no no, no visit, this is king’s house.”

fas3-268.jpg

elin turisti ne bilsin, kral orada yaşıyor. kralın misafirperver olmadığına karar vererek uzaklaştık oradan.

yeniden meydana…

karnımız aç. meydanda salyangozcular da var.  salyangozun çok lezzetli  olduğunu duymuşuz. tezgahın başındakiler de bu duyumu doğrulayacak şekilde iştahla yiyorlar tabağındakileri.

ben daha buradayken karar vermiştim, en azından bir tadına bakacağım, diye.

şartlar tamam, biz salyangozcuya yollandık. salyangoz pişiricisi, suyuyla birlikte koydu salyangoz tasını önümüze. salyangozlar en doğal haliyle bize bakıyor,  biz de onlara bakıyoruz. kabukları, antenleri, antenlerinin üzerindeki gözleri öylece duruyor çünkü. birbirimize baktık, baktık, uzun bir bakışmadan sonra hiçbirine dokunmadan tası geri verdik. yenecek bir şey değil gibi…

marakeş’ te son günümüz. akşamüstü otobüse binip kazablanka’ ya döneceğiz.

fas3-340.jpg

kahvaltıdan sonra meydana gittik. sokakları meydana açılan ’souk’larda dolaşıp alışveriş yaptık. kemeraltı’na benziyor burası.  dericiler, boncukçular, kumaşçılar,…  beğendiklerimizin kiminde aklımız kaldı.

dar ve dolambaçlı çarşıda epey dolaştıktan sonra yeniden meydana çıktık.  son gün…

fas3-087.jpg

hadi, elime geçici dövme yaptırmaya karar verdik. sonra, yılan oynatıcılarının çemberine yanaştık. amacımız fotoğraf  çekmek ve yılanları izlemek. yanımıza biri geldi, benim kolumu tuttu, elinde yılan, yılana dokunmam konusunda fena halde ısrarcı. tamam, dedim ben de, yılan çöreklenmesini yakından izledim.

tisss.jpg

yola çıkmadan önce menara bahçesini gezdik bir de. her yer zeytin ağacı… başka bir şey yok.

saat geldi; yeniden kazablanka…

not 1 : donna’ ya çok teşekkürler, bu uzadıkça uzayan yazının devamına teşvik ettiği için.

not 2 : fotoğraf boyutları  (özellikle elimdeki dövme fotoğrafının boyutu)  uyumsuz olmuş, ama orjinal hallerini bozmayayım, dedim;  gözünüzden şimdiden özür dilerim.

fas 4 (marakeş)

24 Nisan, 2008

fas3-031.jpg

marakeş,  kazablanka’ ya otobüsle 3,5 saat.  yolun manzarası çok güzel. her yer yemyeşil.

kazablanka, ispanyolca’da  beyaz şehir demekmiş. gerçekten de neredeyse tüm binalar beyaz.

marakeş de, kelime anlamı öyle olmasa da kızıl şehir olarak anılıyor. yolu yarıladıktan sonra kiremit rengi evler görmeye başlıyorsunuz; toprağın rengi bile kızıla dönüyor.

otobüs garaja girdi. caddede bekleyen taksiler var. ama önce bir soluklanmak gerek. karşıda, bizdeki garaj lokantalarına benzer yerlerin birine yerleşip nane çayımızı söyledik, birer sigara yaktık.

nane çayı çok tüketiliyor fas’ta. bizdeki çay gibi, fırsat buldukça, taze nane yapraklarıyla demledikleri çayı, içine bal koyup içiyorlar.

kısa dinlenmeden sonra taksiye atlayıp meydana gittik. cema-ül fena meydanına.

fas’a gitmeyi istememizin önemli bir nedeni de bu meydana duyduğumuz meraktı. (sıkıcı gidiyor biliyorum, az daha sıkın dişinizi)

önce bir otel bulup eşyalarımızı bırakalım, dedik. meydanın çok yakınında güzel ve ucuz bir otel bulduk. yalnız bir gece kalabileceğimizi söylediler, tamam, dedik.

cema-ül fena meydanı futbol sahası büyüklüğünde. eskiden, idamlar burada yapılırmış. ölü canlar meydanı da deniyor bu yüzden. kuruyemişçiler, portakal suyu satıcıları, tezgahta yemek satanlar önemli bir kısmını dolduruyor meydanın. geri kalan yerlerde gördüğünüz, halkalar oluşturmuş  insanlar. kimi yılan oynatıcıları izliyor, kimi masal dinliyor, kimi fal baktırıyor, kimi kınayla dövme yaptırıyor.

burası birleşmiş milletlerce korumaya alınmış.

 fas-364.jpg

müthiş bir kalabalık. başımızı nereye çevirsek görülmeye değer bir şeyler var.

gösterilere yakından bakmak istediğinizde biri size yanaşıp para istiyor. izlemek isterseniz para verip çembere dahil oluyorsunuz, istemezseniz oradan uzaklaşıyorsunuz.

karnımız acıktı, çok çekici görünen yemekçilerin birine oturduk. oranın ünlü yemeği tajin. kuzu veya tavuk eti toprak kabın içinde çeşitli sebzeler ve baharatlarla pişiriliyor.

fas-349.jpg

afiyet olduktan sonra meydanda bir iki tur daha atıp otele döndük, rüyamızda kimbilir neler gördük. 

nice yıllara

21 Nisan, 2008

babam.jpg

eyvah, the sims 3…

20 Nisan, 2008

willwright.jpg

 

oynayanlar bilir, simlerin dünyasına bir kez girildi mi geriye dönüş yoktur oradan.

hem siz çıkmak isteseniz de sevgili maxis izin vermez buna. tam, sıkıldım artık, bırakıyorum, demek üzereyken, hop yeni bir eklenti paketi, sizde bir merak, e koşup almamak olmaz, haydi bakalım, yeni baştan saatler saatler…

uyurken.jpgoturduk başına bilgisayarın, garip kelimelerle konuşan simleri doyuracağım diye aç kalır; yalnızlıktan ağlayanları sosyalleştirmeye çalışırken kaç gündür kimseyle görüşmediğimizi unutur; simlere konforlu bir yaşam sunmaya uğraşırken sırtımızı ağrıtır, gözlerimizi acıtır, gerçek dünyadan kopup, eksiklerimizi tamamlamak üzere kendimizi simulasyon hayata bırakırız.

yine maxis’in çıkardığı simcity’den esinlenerek tasarlanmış the sims. will wright tarafından.

piyasaya çıktıktan iki yıl sonra, dünyanın en çok satan oyunu ilan edilmiş.

oyunun çıkış hikayesi de ilginç. beş yılda üç üniversiteye girip hiçbirini bitirmeyen (bitiremeyen değil), işiyle ilgili sorunlar yaşayan, ardından oakland yangınında evini kaybeden will wright, neredeyse her şeyin mümkün olduğu bir dünya yaratıyor. ardından maxis’i kuruyor ve bağımlılık yaratan oyun böylece ortaya çıkıyor.

thesims3.jpg bugün, bon voyage eklentisini ararken, sayısı epey fazla olan fan sitelerinde, the sims 3′ün 2009′da piyasaya çıkacağını okudum. eyvah, dedim, ikiden yeni kurtulmuştuk.

neyse, ben fazla oyalanmayayım; 2009 gelmeden işlerimi bitirmem gerek.

altı bacaklı böcek

17 Nisan, 2008

birkaç gündür gevende dinliyorum:  o ninna mayenna…

ilk, bir arkadaşımın gönderdiği çelik çomak şarkılarını dinlemiş, sevmiştim  grubu. sonra albümlerini dinledim, daha bir sevdim. var olan sevgim  ‘40 gün 40 gece sulukule’  etkinlik  afişinde isimlerini görmemle katlandı.

ben trakyalıyım. çingeni bol memleketten…

oranın halkı, kendiliğinden mi öyle, uzun yıllar birlikte yaşamanın kaynaşma etkisinden mi bilinmez;  çok içer, kapı gıcırtısında oynar, altın diş sever.

önceki yaz teyzemin oğlunun düğünü için oradaydım. az buz olmayan içki, neredeyse düğün başlamadan, bir saat içinde bitti,  oynamaktan bayılanlar oldu.

gelin almaya giderken,  kamyonet kasasında çalanlara,  esnaf, kaldırımlarda göbek atarak karşılık verdi.

takım elbiseli bir çingene düşünebiliyor musunuz?  ya da jilet döpiyesli, eli luis vutton çantalı bir çingene genç kadın?

onlardan öğreneceğimiz çok şey varken, düdük beyinliler, huzurlarını bozuyor, kültürlerini yok etmeye uğraşıyor. 

bir de uyumsuzlardan biri, tony gatlif, film festivali için türkiye’de.

başka bir de, gevende, çelik çomak şarkısının klibini sulukule’de çekmiş.

yazmak

16 Nisan, 2008

 yazimasa.jpg

yazmak hoşuma gidiyor.

yıllar önce şuna inandırdım kendimi:  “her zaman yazacak bir şeyler vardır.”

iyi yazarım,  kötü yazarım; bazen aklıma hiçbir şey gelmez, ben de  odadaki eşyayı, sigarayı nasıl içtiğimi, midemin ağrıyıp ağrımadığını, o anda nasıl hissettiğimi, nerede olmak istediğimi anlatırım.

yazmak, her şeyi paylaşmak istediğin, senin onu çok ilgilendirdiğini bildiğin bir dostla konuşmak gibi.

hem çok yakın bir insan, hem yargılanmayacağını, olduğun gibi kabul edileceğini bildiğin,  her çıkışında biraz daha büyümüş olacağın bir mekan. 

artı, sezgilerinin, düşüncelerinin, yaşantı etkilerinin somutlaştığı, vücut bulduğu bir alan.

yaşamın kendisi, şu hır gür,  yeteri kadar gerçek olsaydı, kimse yazmaya ihtiyaç duymazdı sanırım.



Etiketler

Ara

Sandıktakiler

Ocak 2009
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« May    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Takip